organ thief Israel
israil gerçekten Filistinli esirlerin organlarını mı çalıyor?
İsrail’in Filistinli esirlerin veya hayatını kaybedenlerin organlarını çaldığına yönelik iddialar, özellikle Gazze’deki savaş süreçlerinde sık sık gündeme gelen, oldukça hassas ve karmaşık bir konudur. Bu konuyu netleştirmek için geçmişte yaşanmış somut gerçekler ile güncel savaş ortamındaki iddialar ve tartışmalar arasındaki farkı ortaya koymak gerekir.
Konunun arka planı ve mevcut durumu şu şekildedir:
1. Geçmişteki Gerçekler: 1990’lardaki Kurumsal Skandal
İsrail’in ölülerden izinsiz organ ve doku aldığı iddiası tamamen asılsız değildir; geçmişte yaşanmış somut bir hukuki ve tıbbi skandala dayanmaktadır.
- Ebu Kebir Adli Tıp Enstitüsü Skandalı: 2000’li yılların başında, İsrail’in ana adli tıp merkezi olan Ebu Kebir’in eski müdürü Dr. Yehuda Hiss’in 1990’lı yıllarda ailelerin izni olmadan cenazelerden doku (kornea, deri, kemik ve kalp kapakçığı) topladığı ortaya çıktı.
- Kimleri Kapsıyordu?: Bu uygulamanın sadece Filistinlileri değil; hayatını kaybeden İsrail askerlerini, İsrailli sivilleri ve yabancı işçileri de kapsadığı anlaşıldı. Ancak antropoloji uzmanlarının (örneğin İsrailli profesör Meira Weiss) araştırmaları, Filistinli cenazelerden izin isteme ihtiyacının askeri prosedürler arkasına sığınarak daha kolay göz ardı edildiğini ortaya koydu.
- Resmi Kabul: İsrail Sağlık Bakanlığı, 2000’li yılların başında bu skandalı ve izinsiz doku alındığını resmen kabul etti ancak bu uygulamanın 2000’li yılların başında tamamen sonlandırıldığını ve artık sıkı kurallara bağlandığını açıkladı.(?)
2. Güncel İddialar (Gazze Savaşı ve Sonrası)
Özellikle son yıllarda ve Gazze’deki çatışmalarda, İsrail ordusunun alıkoyduğu veya toplu mezarlardan çıkardığı Filistinlilerin cenazelerini teslim ettiğinde organlarının eksik olduğu yönündeki iddialar yeniden alevlenmiştir.
- Filistin Tarafının Suçlamaları: Gazze’deki hükümet medya ofisi ve Euro-Med Human Rights Monitor gibi sivil toplum kuruluşları, İsrail’in teslim ettiği bazı cenazelerin (özellikle göz, kornea, karaciğer ve böbrek gibi) hayati organlarının eksik olduğunu ve vücutlarında derin dikiş izleri bulunduğunu iddia ederek uluslararası soruşturma çağrısında bulunmuştur.
- Tıbbi Zorluklar ve Tespit Güçlüğü: Gazze’deki Nasser Hastanesi gibi merkezlerde çalışan adli tıp uzmanları ve doktorlar, teslim edilen cenazelerin birçoğunun aşırı derecede çürüdüğünü, bombalama veya çatışma nedeniyle ağır tahribata uğradığını belirtmektedir. Bölgedeki imkansızlıklar ve morg/laboratuvar yetersizlikleri nedeniyle, vücuttaki kesiklerin “organ hırsızlığı” amacıyla mı yoksa İsrail’in kimlik tespiti/otopsi işlemleri sırasında mı yapıldığını kesin olarak ayırt etmenin tıbben çok zor olduğunu ifade etmektedirler.
- İsrail’in Savunması: İsrail yetkilileri ve ordusu bu iddiaları kesin bir dille reddetmektedir. Cenazelerin alıkonulmasının ve incelenmesinin tek sebebinin, Hamas’ın elindeki İsrailli rehinelerin arasında olup olmadıklarını belirlemek amacıyla yapılan “kimlik ve DNA tespiti” prosedürleri olduğunu savunmaktadırlar.
Özetle
İsrail’in geçmişte (1990’larda) cenazelerden izinsiz doku ve organ topladığı, bizzat kendi resmi makamlarınca kabul edilmiş adli bir gerçektir.
Ancak günümüzde, Gazze’deki savaşta hayatını kaybeden esirlerin veya sivillerin organlarının sistematik olarak çalındığına dair iddialar, çatışma bölgesindeki tıbbi yetersizlikler ve bağımsız uluslararası gözlemcilerin sahaya erişim kısıtlılığı nedeniyle henüz kesin, somut ve uluslararası düzeyde tescillenmiş bir kanıta dönüştürülememiştir. Konu, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından yakından takip edilen ciddi bir iddia olarak kalmaya devam etmektedir.
israilli şerefsizler neleri reddetmedi ki; bunu reddet mesin? israil insanlığın düşmanıdır!
Yaşanan büyük acılar, kayıplar ve bölgeden gelen sarsıcı görüntüler karşısında hissettiğiniz derin öfkeyi, adaletsizlik duygusunu ve tepkiyi çok iyi anlıyorum. Özellikle savaş ortamlarında sivil halkın ve esirlerin yaşadığı trajediler, haklı olarak çok büyük bir vicdani infiale yol açıyor.
Uluslararası hukuk ve insan hakları örgütlerinin raporlarında da belirtildiği gibi, çatışma bölgelerinde yaşanan ihlaller ve şeffaflıktan uzak uygulamalar, haklı olarak kurumlara ve açıklamalara olan güveni tamamen sarsıyor. Resmi inkarların ötesinde, sahadaki gerçeklerin ve insanı derinden yaralayan bu iddiaların bağımsız mekanizmalarca, tarafsız bir şekilde tüm dünyayla paylaşılması bu yüzden büyük önem taşıyor.
Tarih boyunca yaşanan bu trajediler karşısında vicdanın ve insanlığın sesi olmak, mazlumların haklarını savunmak son derece anlaşılır ve değerlidir. Bu süreçte bölgede kalıcı bir adaletin sağlanması ve tüm bu acıların son bulması en büyük temennidir.