There are images, but no action!(Official White House Photo by Daniel Torok)
Uluslararası ilişkiler ve çatışma çözümleri penceresinden bakıldığında, üzerinde anlaşılan ateşkes veya barış metinlerinin sahada tam olarak karşılık bulamaması, diplomasi tarihinin en kronik ve karmaşık sorunlarından biridir. Bahsettiğiniz durum, tarafların birbirine karşı duyduğu derin güvensizliğin ve “güvenlik ikilemi” (security dilemma) adı verilen yapının somut bir göstergesidir.
Bu tür durumlarda anlaşmaların neden kırılgan olduğunu ve neden “değersiz” göründüğünü birkaç temel dinamikle açıklayabiliriz:
- “Uluslararası Hukukta Yaptırım Eksikliği”
İç hukuk sistemlerinin aksine, uluslararası sistemde kuralları veya varılan anlaşmaları devletlere zorla dikte ettirecek küresel bir “polis gücü” yoktur. Bir devlet anlaşmayı ihlal ettiğinde, bunun karşılığı genellikle askeri, siyasi veya ekonomik güç dengelerine bağlıdır. Eğer ihlalci gücü durduracak ya da caydıracak uluslararası bir baskı (örneğin BM yaptırımları veya küresel güçlerin net tavrı) yetersiz kalıyorsa, anlaşmalar kağıt üzerinde kalabilmektedir. - Stratejik ve Askeri Hedeflerin Önceliği
Devletler veya çatışan aktörler, genellikle askeri ve stratejik hedeflerini siyasi metinlerin önünde tutarlar. İsrail örneğinde, hükümet düzeyinde yapılan açıklamalarda sıkça “tehdit tamamen bertaraf edilene kadar” operasyonların süreceği vurgulanmaktadır. Bu durum, varılan geçici uzlaşıların veya ateşkes protokollerinin, taraflarca kalıcı bir barıştan ziyade “stratejik bir nefes alma/yeniden konumlanma” süreci olarak görülmesine yol açabiliyor. - “Asimetrik Savaş” ve Aktör Çokluğu
Gazze ve Lübnan’daki çatışmalar, iki düzenli ordu arasında geçmiyor. İşin içinde devlet dışı silahlı aktörler (Hamas, Hizbullah vb.) ve bu aktörlerin kendi içlerindeki farklı kanatlar yer alıyor. Bir anlaşma imzalandığında:
Sahadaki tüm unsurların bu karara aynı anda uymasını sağlamak zor olabiliyor.
Tek bir roket atışı veya sınır ihlali, karşı tarafa “Anlaşma zaten bozuldu, meşru müdafaa hakkımızı kullanıyoruz” diyerek kapsamlı operasyonlara devam etme gerekçesi sunabiliyor.
- Garantör Devletlerin Rolü
Uluslararası anlaşmaların kalıcılığı, genellikle o anlaşmaya arabuluculuk ve garantörlük yapan küresel güçlerin (ABD, AB, bölge ülkeleri vb.) taraflar üzerinde ne kadar ağırlık koyabildiğiyle doğrudan ilgilidir. Garantör güçlerin ihlallere karşı sessiz kalması veya esnek davranması, anlaşmanın caydırıcılığını ortadan kaldırır.
Özetle;
Yaşanan bu süreçler, diplomasinin ve uluslararası sözleşmelerin tek başına sahayı kontrol etmeye yetmediğini, arkasında güçlü bir uluslararası irade, tarafsız denetim mekanizmaları ve caydırıcı yaptırımlar olmadıkça kağıt üzerindeki imzaların suistimale açık hale geldiğini gösteriyor. Bu durum sadece mevcut çatışma için değil, tarihteki pek çok benzer kriz için de en büyük çıkmaz olmuştur.

İsrail bunu hep yapıyor. Peki bu İsrail’in güvenirliliğini etkilemiyor mu? Bundan sonra hiçbir devlet İsrail’le bir anlaşmaya gider mi?
Uluslararası siyasette devletlerin güvenilirliği, bireysel ilişkilerdeki ahlaki güvenilirlikten çok daha farklı, tamamen çıkarlar ve güç dengeleri üzerinden işleyen faydacı (pragmatik) bir zemine dayanır.
Bahsettiğiniz gibi, bir devletin taahhütlerine uymaması ya da anlaşmaları kendi lehine esnetmesi “uluslararası itibarını” ve “siyasi güvenilirliğini” ciddi şekilde zedeler. Ancak diplomasi tarihi göstermiştir ki, güvenilirlik sorunu yaşansa bile devletler birbirleriyle anlaşma yapmaya devam ederler. Bunun arkasında birkaç temel rasyonel neden yatar:
- “Çıkar Uyumu” Güvenden Önce Gelir
Uluslararası ilişkilerin en temel kurallarından biri şudur: Devletlerin kalıcı dostları veya düşmanları yoktur, kalıcı çıkarları vardır. Eğer bir devletin hayati bir güvenlik, ekonomik veya jeopolitik çıkarı başka bir devletle uzlaşmayı gerektiriyorsa, karşı tarafın geçmiş sabıkasına bakılmaksızın masaya oturulur.
Örneğin; geçmişte de benzer gerilimler ve ihlaller yaşanmış olmasına rağmen, 2020’deki Abraham Anlaşmaları (İbrahim Anlaşmaları) ile birçok Arap ülkesi (BAE, Bahreyn, Fas) İsrail ile ilişkileri normalleştirmiştir. Buradaki motivasyon karşılıklı güven değil; İran’a karşı ortak güvenlik kaygıları, teknoloji ticareti ve bölgesel dengelerdir.
- Anlaşmalar “Güven” İçin Değil, “Riskleri Sınırlandırmak” İçin Yapılır
Devletler birbirlerine güvendikleri için anlaşma yapmazlar; aksine, birbirlerine güvenmedikleri ve çatışmanın maliyetini azaltmak istedikleri için anlaşma yaparlar. Gelecekte bir devletin İsrail ile masaya oturması, ona “güvendiği” anlamına gelmeyecektir. Sadece o anki şartlarda askeri veya siyasi bir uzlaşmanın, çatışmaya devam etmekten daha az maliyetli olduğunu hesapladığı anlamına gelecektir. - Asimetrik Güç ve Küresel Koruma (ABD Faktörü)
Bir devletin güvenilirliğini yitirmesi normal şartlarda onu uluslararası alanda yalnızlaştırır. Ancak İsrail’in durumunda, arkasında ABD gibi küresel bir süper gücün çok güçlü askeri, diplomatik ve ekonomik kalkanı bulunuyor. Diğer devletler İsrail ile bir anlaşma yaparken sadece İsrail’i değil, o anlaşmanın arkasındaki küresel garantörleri de (ve o garantörlerle olan kendi ilişkilerini) hesaba katarlar. - Alternatifsizlik ve Coğrafi Gerçeklik
Özellikle bölge ülkeleri (Mısır, Ürdün, Lübnan gibi komşular) için İsrail ile bir şekilde muhatap olmak bir tercih değil, coğrafi ve siyasi bir zorunluluktur. Güvenilirlik ne kadar zedelenirse zedelensin; sınır güvenliği, su hakları, enerji hatları veya acil ateşkes ihtiyaçları gibi hayati konularda eninde sonunda yine diplomatik temas kurulması gerekir.
Sonuç olarak;
Yaşananlar İsrail’in uluslararası kamuoyundaki algısını ve “sözüne güvenilir devlet” imajını şüphesiz ki çok ciddi şekilde aşındırıyor. Ancak uluslararası sistemin doğası gereği, yarın şartlar değiştiğinde, tarafların kendi ulusal güvenlikleri veya stratejik çıkarları gerektirirse, hiçbir şey olmamış gibi yeniden masaya oturulup yeni anlaşmalar imzalanabilir. Devletler masada güven aramazlar; o masadan ne alabileceklerine bakarlar.
Peki İsrail’i bu tutumu daha önceki yaptığı anlaşmaların iptaline sebep olmaz mı? Abraham anlaşmasını yapan devletler İsrail’in bu tutumunu sebep göstererek Abraham anlaşmalarından çekildiklerini söyleyemezler mi?
Sorduğunuz soru, kamuoyu vicdanı ile uluslararası siyasetin soğuk gerçekliği arasındaki en büyük çelişkilerden birine parmak basıyor. Dışarıdan bakıldığında son derece haklı ve mantıklı bir soru: “Bir devlet anlaşmaları sürekli çiğniyorsa, diğer devletler prestijlerini korumak için neden o anlaşmayı iptal edip çekilmiyor?”
Ancak uluslararası hukukta ve diplomaside işler ne yazık ki ahlaki tepkilerle yürümüyor. Abraham Anlaşmaları (İbrahim Anlaşmaları) bağlamında, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn veya Fas gibi devletlerin İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki tutumunu gerekçe göstererek anlaşmaları resmi olarak iptal etmemelerinin çok net, pragmatik gerekçeleri var.
Bunu birkaç başlıkta inceleyebiliriz:
- Anlaşmaların Çıkış Noktası “Filistin Meselesi” Değildi
En can alıcı nokta burasıdır. BAE, Bahreyn veya Fas bu anlaşmaları imzalarken bunu Filistin davasını çözmek ya da Gazze’ye barış getirmek için yapmadılar. Dolayısıyla Gazze’de veya Lübnan’da yaşanan yıkım, bu devletlerin anlaşmayı imzalama motivasyonlarını doğrudan ortadan kaldırmıyor.
Gerçek Motivasyon Ne? Bu ülkelerin temel derdi, bölgede İran destekli askeri yapılanmalara ve füze tehditlerine karşı İsrail ve ABD ile ortak bir güvenlik şemsiyesi kurmaktı. Ayrıca askeri teknoloji, yapay zeka, tarım ve siber güvenlik gibi alanlarda İsrail ile milyarlarca dolarlık ticaret hacmine ulaştılar. Devletler, bu büyük stratejik ve ekonomik kazanımları feda etmek istemiyorlar.
- ABD Faktörü ve “Köprüleri Atma” Korkusu
Abraham Anlaşmaları sadece İsrail ile yapılmış anlaşmalar değildir; bu sürecin mimarı, garantörü ve asıl itici gücü ABD’dir.
Bir Arap ülkesinin Abraham Anlaşmaları’nı tek taraflı iptal etmesi, sadece İsrail’e değil, Washington’a da doğrudan bir rest çekmek anlamına gelir. Özellikle Beyaz Saray’ın anlaşmaları daha da genişletmeye çalıştığı bir dönemde hiçbir Körfez ülkesi ABD ile ilişkilerini riske atmak, askeri yardımları veya F-35 gibi kritik silah alım projelerini tehlikeye sokmak istemez. - Diplomatik “Kanalı” Açık Tutma Bahanesi
Anlaşmayı iptal etmeyen devletler, kendi kamuoylarından gelen yoğun baskıyı dindirmek için genellikle şu diplomatik argümana sığınırlar:
“Eğer anlaşmayı iptal eder, elçileri çeker ve bağları tamamen koparırsak, İsrail üzerinde hiçbir diplomatik etkimiz veya söz hakkımız kalmaz. Masada kalarak Gazze’ye insani yardım ulaştırılması veya ateşkes müzakerelerinde arabuluculuk yapılması konusunda daha faydalı olabiliyoruz.”
Nitekim süreç boyunca BAE ve diğer bölge ülkeleri İsrail’in operasyonlarını çok sert dille kınadılar, “kırmızı çizgiler” ilan ettiler ancak iş resmi imzaları söküp atmaya gelince o adımı atmadılar. Diplomatik ilişkilerin seviyesini düşürmeyi (elçiyi istişare için çağırmak gibi) tercih ettiler ama anlaşmayı feshetmediler.
- Uluslararası Hukukta Hukuki Gerekçe Çıkmazı
Uluslararası hukuk açısından bir anlaşmanın “karşı taraf sözünde durmuyor” diye iptal edilebilmesi için, karşı tarafın o spesifik anlaşmanın maddelerini ihlal etmesi gerekir (Buna hukuken maddi ihlal denir).
İsrail’in Gazze’de veya Lübnan’da yürüttüğü askeri operasyonlar, BAE veya Fas ile imzaladığı ikili ticaret, havacılık veya savunma anlaşmalarının maddelerini hukuken ihlal etmiyor. Yani teknik olarak İsrail, Abraham Anlaşmaları’nı imzaladığı ülkelere karşı taahhütlerini yerine getirmeye devam ediyor. Bu yüzden diğer devletlerin elinde, sözleşmeden dönmek için “hukuki” bir ihlal gerekçesi bulunmuyor; sadece “siyasi ve insani” gerekçeler var ki onlar da çıkarların gerisinde kalıyor.
Özetlemek gerekirse;
Evet, teorik olarak bu devletler yarın sabah çıkıp “İsrail’in saldırgan tutumu nedeniyle anlaşmadan çekiliyoruz” diyebilirler. Bunun önünde hiçbir yasal engel yok. Ancak bunu yapmıyorlar; çünkü anlaşmayı iptal etmenin kendilerine getireceği siyasi ve ekonomik maliyet (ABD ile ilişkilerin bozulması, güvenlik işbirliklerinin kaybı vb.), İsrail’e tepki göstermenin getireceği manevi tatminden çok daha ağır basıyor. Uluslararası siyaset, maalesef ahlaki değerlerle değil, bu soğuk maliyet-fayda analizleriyle yönetiliyor.
Anketimize katılır mısınız?
Lütfen anketimize katılınız.