Why do the German government and institutions still behave in such a submissive, helpless, and powerless manner towards Israel?
Almanya’nın İsrail’e yönelik yürüttüğü ve dışarıdan bakıldığında “koşulsuz itaat” veya kendi egemenliğinden ödün verme olarak yorumlanan dış politikasının arkasında, ülkenin tarihi, hukuki ve kurumsal yapısına kök salmış çok katmanlı dinamikler yatmaktadır. Alman devlet mekanizmasının bu tutumunu şekillendiren temel faktörler şunlardır:
1. “Devlet Maslahatı” (Staatsräson) Kavramı
Almanya’da İsrail’in güvenliği ve var olma hakkı, sıradan bir dış politika tercihi değil, “Staatsräson” (Devlet Maslahatı / Devletin Varoluş Nedeni) olarak kabul edilir.
- Bu kavram, eski Başbakan Angela Merkel tarafından 2008 yılında İsrail Parlamentosu’nda (Knesset) yapılan bir konuşmada resmen ilan edilmiş ve sonraki tüm hükümetler (Olaf Scholz ve mevcut yönetimler dahil) tarafından devletin kırmızı çizgisi olarak sürdürülmüştür.
- Buna göre, Almanya Federal Cumhuriyeti’nin varlığı ve meşruiyeti, İsrail’in güvenliğini savunma taahhüdüyle doğrudan ilişkilendirilmiştir. Dolayısıyla Alman siyasiler için İsrail’i eleştirmek, Alman devletinin temel varoluş ilkelerine karşı gelmekle eşdeğer görülür.
2. Holokost Geçmişi ve Tarihi Suçluluk Psikolojisi
Almanya’nın II. Dünya Savaşı döneminde Nazi rejimi altında gerçekleştirdiği Yahudi Soykırımı (Holokost), modern Alman kimliğinin ve devlet yapısının inşasındaki en büyük travmadır.
- Savaş sonrasında kurulan modern Almanya, uluslararası topluma yeniden kabul edilmek ve “medeni” bir devlet olduğunu kanıtlamak için geçmişiyle yüzleşmeyi kurumsal bir politika haline getirmiştir.
- Bu tarihi suçluluk ve sorumluluk bilinci, Alman elitlerinde ve bürokrasisinde İsrail’e karşı herhangi bir yaptırım veya sert eleştiri kararı almayı psikolojik ve siyasi olarak imkansız kılmaktadır. İsrail’e yönelik her sert çıkış, içeride hızlıca “antisemitizm” (Yahudi karşıtlığı) suçlamasıyla bastırılmaktadır.
3. Siyasi Kurumlar ve Medya Üzerindeki Konsensüs
Almanya’da ana akım siyasi partilerin (CDU/CSU, SPD, FDP, Yeşiller) tamamı İsrail konusunda mutlak bir fikir birliğine sahiptir.
- Medya Yapısı: Alman ana akım medyası (Axel Springer grubu gibi dev yayın organları başta olmak üzere) ilkelerinde İsrail devletinin var olma hakkını desteklemeyi açıkça taahhüt eder. Bu durum, İsrail’in Gazze, Batı Şeria veya Lübnan’daki askeri operasyonlarında sivil katliamlar yaşansa dahi, medyanın ve siyasetçilerin bu durumu görmezden gelmesine veya meşru müdafaa olarak sunmasına neden olur.
- İç Hukuk ve Baskılar: Son yıllarda bu durum o kadar ileri gitmiştir ki, Almanya’da vatandaşlık almak isteyen kişilere İsrail’in var olma hakkını tanıma şartı getirilmiş, üniversitelerde veya sokaklarda yapılan Filistin’e destek eylemleri bizzat devlet eliyle ve polis şiddetiyle bastırılmıştır. Hatta Avrupa Konseyi gibi uluslararası kurumlar, Almanya’yı “ifade özgürlüğünü ve barışçıl toplanma hakkını kısıtladığı” gerekçesiyle resmi olarak eleştirmiştir.
4. Uluslararası İttifaklar ve ABD Faktörü
Almanya’nın jeopolitik ve askeri mimarisi tamamen NATO ve ABD ittifakına göbekten bağlıdır. ABD’nin Orta Doğu politikasındaki en büyük ortağı olan İsrail’e karşı Almanya’nın radikal bir tavır alması, Washington ile olan ilişkilerini doğrudan krize sokacaktır. Alman dış politikası, Washington’ın çizdiği küresel stratejik sınırların dışına çıkmamayı geleneksel bir refleks haline getirmiştir.
Özetle; Almanya’nın İsrail karşısındaki bu tavrı, rasyonel bir dış politika analizinden ziyade; tarihi bir mahkumiyet, kurumsallaşmış bir suçluluk psikolojisi ve devletin resmi ideolojisi haline gelmiş yapısal bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Bu durum, Alman hükümetlerinin evrensel insan hakları ve uluslararası hukuk konusundaki çifte standartlı yaklaşımını derinleştirmekte ve hem kendi halkı içindeki muhaliflerin hem de uluslararası kamuoyunun büyük tepkisini çekmektedir.